Birgun

Süreyyya Evren'in Birgün yazıları -tüm "Dalâlet" yazıları ve diğerleri

Pazartesi, Aralık 24, 2007

Tezkere kuşatmasını yarmak

Tezkere kuşatmasını yarmak-S.Evren
22-10-2007 Benim de söyleyecek sözüm var! İlgili diğer dökümanlar

birgun.net
SUREYYYA EVREN
20/10/2007

Milliyetçilik gaz bombası gibi yayılıyor tüm kültürel ve siyasi mekânlarımızda. Durup dururken bazı şeyler 'düşünülemez' ilan edildi. Düşünülemez diye bir şey yok, bunu önce bir geri hatırlayalım dese birisi, ciddi bir çıkış yapmış sayılıyor. Sihirli lambalar organize bir şekilde ovuşturuldu ve akıl almaz bir şey olmuş gibi oldu, çok, çok büyük bir şey. Olağandışı başka şeylerin olmasını gerektiren büyüklükte ve itiraz kaldırmaz bir şey.

Ülke çapındaki bu politik tinsel manip ülasyonun nasıl gerçekleştirildiğini, hangi faktörlerin daha büyük rol oynadığını, sebeplerinin neler olduğunu, hangi yollarla işleme konduğunu ve kitle çapında kanaat üretiminin günümüz Türkiye'sinde ne şekilde işletildiğini ayrıca incelememiz gerekir, doğru. Hepimizin bu konuda farklı yaklaşımları, ayrı açılardan kurulmuş teorileri olacaktır ve bunlar hakkında konuşmayı süreklileştirmek lüzumlu görünüyor. Türkiye ve dünya siyasi gündeminin hangi maddelerinin kolaylaştırıcı ilacı uzattığını da araştırmakta fayda var. Ama şu anda acil olan mesele bu değil. Acil olan mesele şu: Kuşatmayı yarmak! Savaş-karşıtlığı savaş görünce eriyen bir buz değildir. Barıştan yana olmak "ama evladım sen de babana cevap vermemeliydin, olmaz böyle" demek değildir. Savaş karşıtlarına şantaj yapılamaz -"onu lanetle, bunu lanetle, yoksa lanetlenirsin," denemez. Savaş karşıtlığının meşruiyetine dil uzatılmasına izin verilmemeli...

Ayrıca, anti-militarizm politik bir pozisyonken birden daraltılıp duygusal bir haccın ihramına indirgenemez. Anti-militarizm siyaset yapmanın bir biçimidir, siyaseti geçersiz ilan etmenin değil. İnsanlığı kültürden, bağlamdan, siyasetten bağışık köşesiz bir beyaz oda olarak tahayyül etmez. İnsan günahlarıyla sevilir, sevilecekse. Yoksa sadece henüz tabularasa görünümündeki masum bebekleri sevmek kabul edilebilir olurdu. Barıştan yana olmak, adalet nosyonunu tümüyle kaybetmiş, günahsız bebeklerin toplumunu öngören bir idealist sloganla kendi kendini felç etmek değildir.

Kavramların yerleriyle oynayarak arabalarını gene aynı yoldan geçiriyorlar. Emperyal özlemlerini saklamak için anti-emperyalizm sömürüsü yapanlardan bıktık artık. 'Türk Solu'ndan temel beklentimiz, Türkiye devletinin çıkarlarını bir de soldan hesaplaması değil, dünyanın her yerinde soldan bekleneceği gibi, insanlığın iyiliğini, eşitliğini, özgürlüğünü öne alarak düşünmesidir.

Ve sol entelijansiyadan temel beklentimiz medya manipülasyonun parmağına yön değiştirtebilmesidir. "Doğru ya, siz niye babamızın sözünden çıktınız, çıkmasaydınız bunların hiçbiri başımıza gelmezdi" demesi değildir. Tersine, "baba iyi güzel de, sen niye benim öyle bir oğlum yok, görüşmem onunla diye tutturuyorsun, hangi çağda yaşıyoruz" diyerek babaya dönmektir. "Beş yıl kadar süren 'cumhuriyete inanma' odaklı çatışmasızlık döneminde neden bir çözüm üretemedin, bayramlaşmaya gelmişti niye yüzünü çevirdin" diye sorgulamaktır. Generaller 20 yılda sürekli katılım olmasını önleyemedik, bu konuda başarısız olduk diyor, öte yandan konforlu hayadan içinde ulusal hırslara kapılmış şair, yazar, ressam takımı, bir de bakıyorsunuz, hâlâ, 'kardeş halkları birbirine düşüren eli kanlı çeteleri' temizlemekten bahsediyor.

Kardeş halkın kalabalıklarıyla kardeş halkın 'aile içinde adı dahi ağza alınmaz' öğeleri arasında bir yakınlaşma görüldüğünde, aralarındaki mesafenin iyice azaldığı izlenimleri kamusal alana taşınır taşınmaz, medya aracılığıyla bütün babalar kalabalıklara ateş püskürüyorlar, çeşitli tehditler ve şantajlar havada uçuşuyor. Böylesi anlarda soldan beklediğimiz "aman güzel kardeş halk, babamızı dinleyin, o kötü çocuklardan uzak durun" telkinleri vermek midir, babaya bakışları çevirip "iyi de aradaki mesafe azaldıysa o zaman bu bahsettiğimiz şey başka bir kategoriye giriyor, ona göre muamele et" demek midir? İktidar bakandır, görendir, gözleyendir, kodlayandır; peki bizim işimiz iktidarın bakışını tersine çevirip onu görünür kılmak, tahakkümün işleyişini gözler önüne sermek mi, yoksa "barışçıl biçimde çık koltuğun arkasından, babamız seni arıyor" demek mi? 'Hırlı'nın hiç mi kabahati yok?

Yurtseverlik nasıl bir konjonktürel kavramdır ki herkesin yurdu için geçerli değil. Hangi insanlık değeri, sevilecek yurtları doğal bir hiyerarşiye tabi kılıyor bir söyleseler... Kan isteyenlere "sizin gibi yazarları cephelerde görmek isteriz" demek gerek. Edebiyatçının, sanatçının hele, ayrı bir duruşu, bazı yurtseverlerüstü, ülkelerüstü değerleri gözeten yanı olmalıdır. "Ülkemizi yıkmak istiyorlar, canlarına okuyalım haydi" diyen edebiyatçı olmaz. Olursa da bundan utanç duymamız gerekir. Sanat uzun hayat kısa demişler, uzun bir ömre ne haritalar sığar, kılıç kimdeye bakan çok, insan ne durumda biz ona bakmak durumundayız, bizim için soru budur. Barış, barış, ama herkes için, Batı Avrupa'daki steril ortamlar veya Kuzey Amerika'daki steril ortamlar veya İstanbul'daki steril ortamlar için değil. Her yerdeki herkes için.

Pazar, Mayıs 06, 2007

SON DALÂLET - Birgün yazı 108 7 Mayıs 2006

SON DALÂLET

Birgün yazı 108

7 Mayıs 2006

Süreyyya Evren

22 Mart 2005’te, bu köşeye, şu soran paragrafla başlamışım:

“Genel olarak kültürü, ama özel olarak da edebiyatı, belki de belagat sanatlarıyla dirsek temasını da abartılı algılayarak, bir konsensuslar köyü ve tatsız anlamıyla politik davranmanın kariyerist bir mevzisi olarak gören, gerçekte kültürden ve edebiyattan umudunu kesmiş anlayıştan dışarıya sızmanın yolları nelerdir? Neler olabilir ey kari?”

Evet, neler olabilir?

Öte yandan, dalâlet peşinde geçen 108 yazının bilançosunu çıkartabilecek gibi hissetmiyorum kendimi şu anda. Belki de yukarıdaki soru diriliğini koruduğu için.

Açıkçası tonumun arkasındaki somut durum şu:

Kişisel hayatımda, uzunca bir süre fiilen yerdeğiştirmemi de gerektirecek bir angajmanın içine girmekteyim. Bu süreçte haftalık yazının gerektirdiği tempodan farklı programları takip etmem sözkonusu olacak. Ayrıca yurtdışından burayı koklayabilir miyim, burası koklanmadan akıp giden kültür bir gazete köşesinde tartışılabilir mi bilemiyorum. En iyisi şimdiden bir ara vermek gibi gözüküyor. Ama bunu bir kesinti değil de bir nöbet değişimi olarak düşünebiliriz. Çünkü sözü Birgün kültür sanat sayfasının eski yazarlarından Erden Kosova devralacak.

Birgün’de özel bir platformu paylaşıyoruz. Dinamik bir zemin burası; değişiyor, arıyor, deniyor. Niyetim, o da tabii becerebilirsem, ‘dalâlet’ son buldu bu defter kapandı demeyip, ara ara yine birşeyler karalamak.

Biliyorsunuz son sözler kahramandır, ben de son yazı deyince şöyle yakışıklı bir yazı patlatırım sanıyordum fakat nedense kalem gitmiyor. Gerektiğinde hep yaptıkları gibi belki durumu kurtarmama gene yardımcı olurlar diyerek, Esra Okutan’dan Evrim Altuğ’ya, Suat’tan Gökhan’a, Deniz’den Ulaş’a Birgün Kültür Sanat sayfalarını bugünlere getirmiş herkese teşekkür edeyim en iyisi. Ve de emailler. Zaman ayırıp email yazma inceliğini gösteren herkese müteşekkirim. Bana çok şey kattılar.

Muhabbetle...

Hamiş: Erden Kosova, bu sayfalarda, 2 Kasım 2005’de yayınlanan son yazısını “Fenerbahçe size emanet” diye bitirmişti. Geçen zamanda emanete çok da iyi bakamadık. Fenerbahçe’nin şampiyonluğa yürüdüğü bir dönemde topu Erden’e verirken o yüzden göz kırpıyorum. Ayrıca bu zeminde bu ‘transfer’ ufaktan bir adalet duygusu da hissettiriyor...

Cumartesi, Mayıs 05, 2007

Ekşi Tümörler Lokantası / Birgün yazı 107 - 30 Nisan 2006

Ekşi Tümörler Lokantası

Birgün yazı 107

30 Nisan 2006

Süreyyya Evren

Ur Lokantası adlı romanım yayınlandığından beri (Varlık, 1999) yazarlardan çok şairlerden ilgi görüyor sanki. Bazen form anlayışı sebep oluyor buna. Ömer Türkeş’in “belki de tüm zamanların; ‘biçimi en çok zorlayan Türk Romanı’ olarak değerlendirilebilir” dediği Ur Lokantası günümüzün dinamik konstelasyonlarından birini oluşturan kimi görsel şairlerin yakınında görülmüştü son zamanlarda. Şimdi de sağolsun İskender iltifat etti. Şiirlerini Lezzetli Tümörler Lokantası başlığı altında toplayarak bir ‘gurme ‘ tadı ekledi lokantamıza (Küçük İskender, Lezzetli Tümörler Lokantası, Sel, 2007). Şairler için roman romancılar için şiir yazma isteği doğuyor içimde...

Türkeş’in değerlendirmesini anmışken bir zaafımı da ufaktan telafi etmeye çalışayım. Yazarın diktatoryal bir tutumla metninin olası serüvenlerini önbelirlemeye çalışmaması, yapıtının okunma biçimlerine ipotek koymaması, çitler çekmemesi gerektiğine, böylesi bir yazar diktasının otoriter bir edebiyat kavrayışı sayılacağına dair teorilerin kıyısında biraz fazla zaman geçirdiğimi hissetmeye başladım. Elbette okumalar nihayetsiz ve nihayetsiz de olmalı. Elbette metin bir kere yayınlandığında artık ihtimallere tümden açıktır. Öte yandan yazarın hiç mi sözü olmaz? Sonuçta yazar çalışmalarını birbirine bağlayan bir edebiyat yorumuyla ne yapıyorsa yapmaktadır.

Sözgelimi Türkeş, Ur Lokantası’nda cümlelerimin anlamsızlığı hedeflediğini, okuyucuyu şaşırtmayı, irkiltmeyi hatta tiksindirmeyi hedeflediğimi söylüyordu. Ben de “bu da bir okumadır saygı duymak lazım” diyerek katlayıp kenara koymuştum. Şimdi düşünüyorum da hiçbir metnimde anlamsızlığı falan hedeflemediğimi, yaptıklarımın okuyucuyu şaşırtmak, hatta tiksindirmek gibi hedeflerle bir alakası olmadığını ama naçizane bir şey anlatmaya çalıştığımı, bunu sadece eleştirmenin alışkın olduğu bir formatta yapmadığım için öbür uçta hayal edildiğimi eleştiri gelir gelmez söyleseydim ne olurdu sanki? Anlamı tanıdık formda bulamayınca ‘bu herhalde anlamsızlık olmalı’ denmesine reaksiyon göstermek illa ‘yazarın diktası’ mıdır? “Absürd’ü yani anlamsızlığı hedeflediğimi” söylemesi ise bana göre ayrıca problemliydi, sonuçta ‘absürd’ anlamsızlığı hedeflemek değildir. Absürdün eleştirel geleneği de benimle beraber ateşe atılmıştı yaş da yanar hesabı. Aslında amacım eski defterleri açıp özellikle bir eleştiriye cevap vermekten çok genel olarak yapılan hakkında söz alma tutumuna meyletmeyi tartışmak. Biliyorsunuz günümüzde postmodern terimi farklı gelen herşey için kullanılabilen pop bir terime dönmüş durumda. Son on yılların tüm nitelikleri, eğer bir farklılık içeriyorsa postmodern addediliveriyor. Post teorilerle doğrudan bağlar kurmuş biri olarak iş benim yazdıklarım hakkında yorum yapmaya gelince postmodern ifadesi iyice jokerleşiyor. Ne kastedildiğini gel de anla. Ayrıca anlamsızlığı hedeflemek, okuyucuyu şok etmeye, tiksindirmeye çalışmak benzeri ‘niyetler’ yukarıdaki gibi bir suçlama tonunda ilan edilebildiği gibi bazen bir övgü tonunda da not edilebiliyor. Her ikisine de itiraz edesim geliyor doğrusu. Şuna gitgide ikna oluyorum bugünlerde: doğru, yapıtın nasıl okunacağını dikte edecek yazar bana hayli problemli görünüyor hâlâ, ama yazar kendi yapıtını nasıl okuduğu/kurduğu ve genel olarak edebiyatı nasıl okuduğu konusunda söz alabilir, hatta giderek, yazarın taraf olduğunu ima etmeyi ya da sanatına gömmeyi yeterli görmeyip ifade etmesi yeğdir, diyeceğim...

Ben de İskender’e bir terso-atıfta bulunayım: Postmodern Sığmıyor Yüzüme...

Cumartesi, Nisan 28, 2007

Suda Okuma Notları / Birgün yazı 106 - 16 Nisan 2006

Suda Okuma Notları

Birgün yazı 106

16 Nisan 2006

Süreyyya Evren

*

Yeni şiir kitapları herşeye rağmen gelmeye devam ediyor. Ali Selçuk’tan “Suda Yürüme Şiirleri” mesela (Yom yayınları, 2006). Sakin ama etkili olabilen bir şiir yazıyor Ali Selçuk. İlk kitabı Suda Yürüme Şiirleri belirli bir dinginlik havasında. Bazen sivrilir gibi oluyor ama genelde sivri değil, sarılgan sözleri. Ben en çok, biraz Asaf Halet’e selam da içeriyormuş gibi tınlayan, “Unutma” adlı şiirini sevdim:

Göğsüme/bastırdım/ve/orada/unuttum/onu/orada/unuttum/göğsüme/bastırdım/ve/orada/unuttum/onu/orada/unuttum

*

Belki de ben her yerde Asaf Halet’i görüyorum. Bakın bu da Mustafa Ziyalan’ın son kitabından (“Kızıl Kanca Şiirleri”, Yasakmeyve, 2007): “çocukluğum- sussam sanki öleceğim/kendimi bir türlü susturamıyorum/cümle âlemin yarasıyım gitgide/bu şiir bittikçe ben de bitiyorum.”

Ziyalan kitaba New York’ta oturduğu mahallenin adını vermiş ama kitapta Oruçgazi İlkokulu da var, Gülhane Parkı da Üsküdar da. Ali Asker Barut’un yıllar önce (baktım, 1994’müş) Üsküdar şehrinin merkezini anlatır gibi keyifle anlattığı “Aşağı Üsküdar” adlı kitabı geldi aklıma. Barut da Üsküdar şiirlerini Almanya’dan yazmıştı. Üsküdar, uzaklaştıkça mı güzel ne?... Ben Üsküdar’da tek birşeyi sevebildim: motorla Beşiktaş’a geçmeyi! Ki Beşiktaş da ancak geçerken iyidir...

Neyse, diyeceğim şu: Ziyalan’ın kitabında Kızıl Kanca (Red Hook) mahallesinin kızılından çok oradan belleğe atılmış bir kancanın izleri var gibi... Ziyalan bu durumu ‘mutluluk’ olarak ‘teşhis’ ediyor...

*

Şimdi böyle, yenilerde çıkmış iki şiir kitabından bahsettiğimi görünce güncel biri olduğumu zannedebilirsiniz –değilim. Son okuduğum kitaplar şunlar: Elfriede Jelinek’in Sevda Kadınları (Gendaş, 2000) ve Gönül Kıvılcım’ın Jilet Sinan’ı (Can, 2002). Hatta her iki kitap da beni daha gerilere götürüyor, Kıvılcım’ın tinerciler etrafında kurduğu anlatı bende Léo Malet’nin Hayat Berbat üçlemesine geri dönme isteği uyandırdı –hatırlayamadım mesela, en güzel cilt hangisiydi? Jilet Sinan nam tinercinin ‘manitası’ ve serüven yoldaşı Gül (ismi yazarın ismine göz kırpıyor açıktan) duyguları, arzuları ve ‘günahları’ en saklanan kahramanlardan biri romanda. Gönül isterdi ki bir jilet de o atsın...

Ve Jelinek’in Sevda Kadınları’nda hayli basit, eleştirel bir mesaj, hayli basit, tekrara dayalı bir üslupla nasıl da iyi dokunmuş. Basitliğin üzerine gitmekte bir enerji var. İnatla aynı yere vurunca ortaya çıkıveriyor...75’te yazılmış Sevda Kadınları (Die Liebhaberinnen); 70’lerin inatlarına çekiyor okuru biraz.

Jelinek geçenlerde Anna Politkovskaya anısına çeşitli radyolarda metinler okuyordu. Politkovskaya’ya Türkiye’de neden bu kadar az ilgi gösteriyoruz, gösterdik bilemiyorum. Halbuki Hrant Dink cinayetini önceleyen, kimi bariz benzerlikler taşıyan Politkovskaya cinayetini de dikkatle takip etmemiz, Dink cinayetinden sonra en azından, bu dikkatimizin artması beklenebilirdi.

Pazartesi, Nisan 09, 2007

Işık, Daha Az Işık! - Birgün yazı 105 / 9 Nisan 2006

Işık, Daha Az Işık!

Birgün yazı 105

9 Nisan 2006

Süreyyya Evren

Edebiyat dergisi Üç Nokta’nın Bahar 2007 sayısının konusu 80’ler.

Ben son zamanlarda her fırsatta “80’ler apolitizasyonla anılmalı” diyen klişenin kırılması gereğini vurguluyorum.

Önceki kuşaklardan gelenler için böyle bir yorumun anlamı farklı olabilir. Ama olaya bir de sürekli yeni gelen kuşaklar açısından bakmak gerekir. Biz 90’ların başlarında yazmaya çizmeye başlayanlar için 80’ler hayli yoğun bir siyasi mirasın taşınması demekti. Hayali ama elle tutulabilir bir süreklilikten bahsediyorum. 60’ların 70’lerin siyasi inatçılığı 80’lerle taşındı, insanlar vardı, orada, her yerde, taşıyan. Tartışmaları ciddiye alan ve tartışan. Eyleyen. Hem düz bir ısrarı taşıyan insanlar vardı hem de o ısrarı çeşitlendiren, eleştiren, masaya yatıran, alternatifler arayan ama hep belirli bir inatçılığı koruyan. 90’ların ilk yarısı Türkiye’de siyasileşmenin çok yükseldiği, solun farklı formlarıyla bir canlanma ve yenilenme yaşadığı ve çatışmanın da çeşitli katmanlarda yoğun sürdüğü ve sol siyasetin de kendi söylemleriyle önemli kültürel yer kavgası verdiği bir dönemdi. Dönemin liberal edebiyatçıları dahi sol nedir bilirler, ortam gereği bilmek durumunda kalmışlardır ve bunu belli de ederler.

90’ların bir noktasında bu zincir kırıldı...

2000’lerin başlarında yazmaya çizmeye başlayan insanlar kendilerine böyle bir mirasın taşınmasına tanıklık etmediler, böyle bir aktarımdan beslenmediler. Artık o süregelen isyan damarı kolayca erişilir değil.

***

Varlık dergisinin Nisan 2007 sayısında “edebiyatçıların kamusal alana müdahalesi” konusunda bir dosya hazırladık. Tartışmak istediklerimiz arasında özellikle de edebiyatçıların kamusal alana –birlikte- müdahalesi konusu vardı. Dosya, çeşitli görüşler içeriyor. Ama gönül ister ki böylesine çeşitli görüşlerin yüzyüze tartışıldığı toplantılarımız da olsun.

Mekân gerek...

Bu soruyu gündeme getirdiğinizde ilk karşılaştığınız tepki şişirilmiş edebiyatçı egolarının böyle bir birlikteliğin önünü keseceği, dahası içinde bulunduğumuz medya çağında her adımın imaj değeriyle sorgulandığı ve kariyere etkisini hesaba katmadan kimsenin a’ya a demeyeceği oluyor.

Yazar egosu kolektif hareket edemeyecek noktaya çekiliyor. Kolektif hareketten gene bir ‘sahne’ anlar hale getiriliyor.

Herhangi bir şekilde sahne olmayan toplanmalara, gözönünde olmayan tartışmalara ve eylemelere ihtiyaç var. Dahi gömleğini edebiyatçılara giydirmekten hoşlanan yapının dışında sahici birşeyler ortaya koymanın tek yolu bu gibi.

Bunun için de Goethe’nin sözünde ufak bir göndermeden faydalanabilir ve şöyle diyebiliriz: Işık, daha az ışık...

Pazar, Nisan 01, 2007

Türk Sağı Anti-emperyalizmini Geri Alıyor! - Birgün yazı 104 / 1 Nisan 2006

Türk Sağı Anti-emperyalizmini Geri Alıyor!

Birgün yazı 104

1 Nisan 2006

Süreyyya Evren

Türkiye siyasetinin nasyonalist/anasyonalist kamp diye bölünmeye giden sürecinin başka eksenlere de sahip olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Örneğin anasyonalist kampın içindeki neo-liberallerin üretebildiği bir tür ‘elit ırkçılık karşıtlığı’ ile nasyonalist kamptaki sol-Kemalistlerin üretebildiği bir tür ‘elit anti-emperyalizm’ çarpıcı biçimde birbirine bitişiyor. İş diyelim ‘Kürt meselesi’ olunca, bir bakıyorsunuz, sol-liberal anasyonalist yazar ile sol-kemalist nasyonalist şair aynı terimlerle Kürt hareketini suçluyor, aynı açıyla yukarıdan bakıyor, üstelik aynı günlerde kendi gazetelerinde benzer bir şekilde ‘illallah’ diyorlar. Onları diyebiliriz ki, özellikle anasyonalist kampın sol cenahındakilerin düşmemek için dikkatli adım atmasını gerektirecek genişlikte ülkemiz aurasında yer kaplayan, elitist bir siyaset kültürünün izleri birleştiriyor.

Bir yazar. Gençliğinde –sonraki pozisyonu yüzünden aslında haksız bir biçimde gölgede kalmış olan– deneysel anlatılara ve gündelik hayatı başarıyla devşirdiği kendine özgü bir şiire imza atmış, bağımsız dergilere katkıda bulunmuş. Sonra farklı bir faza geçmiş, yaratıcı popüler diliyle sivrilen bir köşe yazarı olarak sözünü sürdürmeye başlamış. Bu köşe yazılarında deneysel edebiyat damarı kısa zamanda kodları çözülebilen ve kanıksanan ama kanıksandıkça daha da rahatlatıcı bir haz veren söz oyunlarına tahvil edilmiş. Gündelik hayatın başarıyla devşirilmesi ise popüler kültürün merkezden dayatmalarına uyumlu bir gündelik hayat yorumuna dönüştürülerek pop kültür kuşatmalarına direnci zayıflamış okurun meşruiyet talebine hitap edecek şekilde güncellenmiş. Piyasanın olası açıklığı farkedilerek kendisinden roman talep edildiğinde de Sevdiklerimin Kelleleri adlı romanıyla ihtiyacı karşılamış. Anasyonalistliğin ve liberalliğinin gereği olarak kimi zaman devlet alanı dışını hedefleyen sol niyetlere de belirli bir özgürlük alanı ve temel insan hakları talebiyle sıcak durmuş, onlarla birlikte siyasileşebilmiş. Gün gelmiş ölüm oruçlarına destek olmuş gün gelmiş anti-militaristleri desteklemiş. Bu tür siyasileşme anları, kuşkusuz boğucu devletçi kültür ortamımızda çok mühim, herşeye rağmen.

Öte yanda usta bir şair. 68 ruhunun Türkiye yansımasının belli başlı edebi temsilcilerinden biri olmuş. Sosyalist solun şiirimizdeki birikimine katkılar yapmış. Bununla birlikte önde gelen kemalist gazetemizde sol-kemalist köşe yazıları kaleme almakta. Türkçü değil yurtsever ve anti-emperyalist olduğunu savlıyor. Kerem Ünüvar’ın Birikim’in Şubat 2007 sayısındaki yazısının başlığını hatırlıyorum: “Türk solunun Türk sağına armağanı: Anti-emperyalizm” Ama tabii Ünüvar’ın da bir şekilde değindiği esas nokta anti-emperyalizmin başlangıçta Türk sağının Türk soluna armağanı olmuş olması ihtimalidir... Yani bu durumda, Türk sağı anti-emperyalizmini geri alıyor, demek mümkün! İlginç olan, sadece fikirleri değil, insanları da geri alıyor!

Başka bir genel yargıyı da sorgulamaya götürüyor bu beni. Yukarıda andığım, Türkiye şiirine gerçekten önemli katkılarda bulunmuş usta şairimizin zamanında çıkardığı efsane edebiyat dergisindeki yaratıcı arkadaşının daha sonra dönüp İslamcı olduğunu biliriz. Günümüzde de kendisi Türkçü-İslamcı çizgide propaganda yapmaktadır. Fakat şimdi bakıyorum, efsanenin bir ayağı ‘vatan savunmasına soldan katılıyor’ diğer ayağı ‘vatan savunmasına sağdan katılıyor’ ise, acaba gerçekte hiçbir zaman kimse dönmedi mi? Bu sabit yargıyı gözden mi geçirmek gerekir? Geriye tekrar bakıp efsane derginin kendisi acaba nasıl bir siyaseti savunuyordu diye mi düşünmeli? Belki de herşey dergide anlatıldığı gibi devam ediyor, kimse sapmadı, kimse dönmedi, kimse değişmedi. Ama biz onları yanlış anlamıştık.

Pazar, Mart 25, 2007

Hrant Dink’siz İki Ay - Birgün yazı 103 / 26 Mart 2006

Hrant Dink’siz İki Ay

Birgün yazı 103

26 Mart 2006

Süreyyya Evren

Hrant Dink’siz geçen iki ayın değerlendirmesi neler söylüyor?

Ben Hrant Dink’i şahsen tanımamış olanlardan biriyim. Benim için tamamen kamusal bir kişilikti. Ölümünün ardından kanlı canlı bir hal aldı! Pek çoğumuz için durum buydu sanırım;

Hrant Dink bize medya manipülasyonlarını atlatan bir insani kucaklamayla sarıldı. Onlarca kez belki televizyona çıkmıştır ama bu acı olayla medya dolayımını nötrleyerek tüm emeği, hayatı ve siyaseti apaçık belirdi, anlayanı kucakladı anlamak istemeyenin de hevesini kursağında bıraktı. Hayatı boyunca sürdürdüğü olumlamaya dayanan siyasi dil hâlâ mesajını belirliyor, hakkındaki anmaların ve konuşmaların da tonunu niteliyor. Dink’ten kalan en temel miraslardan biri diyebiliriz: olumsuzlamaya değil olumlamaya dayanan bir siyaset yapma biçimi. Reaktif tutumların ısrarla altını oyan bir üslup. Hayatı olumlamanın politize edildiği bir eleştirellik. Ve tabii olumlamaya eşlik eden, daha önce de değindiğim diğer güçlü Dink miraslarından biri, risk alarak hakikatı iktidara anlatmak ve retorik kullanmadan, gözlenebilir bir samimiyetle bunu ortaya koymaktı.

Onun dışında genel olarak geçen iki aya farklı etkileri oldu bu kaybın. Mesela birden ‘ırkçılık’ terimiyle başbaşa kaldık. Sanki biri suyun altında bastırıyormuş terimi, o mengeneden kurtuldu ve birden su yüzüne çıktı, nefes almaya çalışıyordu şimdi... Irkçılık bizde yok derlerdi, hayır var ve vardı ve varmış, diye mırıldandık, tekrarladık, sağa sola baktık. Doğrusu tam ne yapacağımızı bilemedik bu terimle. Aslında hâlâ da tam bilemiyoruz. Ama kurcalıyoruz. Yeni bulmuş gibiyiz ırkçılık sözcüğünü.

Söylenen ve hakim olan uzlaşı zemini bizde gerçekte ırkçılık olmadığı idi, ırkçılık orada biryerlerde idi. Şimdiyse hayır böylesi bir uzlaşı ancak ileri bir ırkçılıkla işleyebilirmiş diyoruz. Geride bıraktığımızın söylemsel boşlukları kapatılabilen ciddi bir ırkçılık tipi olduğu sonucu yavaş yavaş kabul görüyor bugün. İki ayda bu kabul hayli arttı. Tabii yaşanmış olan yok sayma çok detaylı bir örtbas etmeler ve yanlı okumalar silsilesi ile mümkün kılınabilmiş olmalıydı.

Fakat bu kabulde henüz pek deşilmemiş bir alan var: Eğer böyle bir durum varsa buna herkes bulaşmıştır, sadece resmi tarihin yeminli veya maaşlı kadroları değil. Türkiye edebiyatının en kanonize yapıtları da buna katkıda bulunmuş olmalıdır bir ucundan. Tersi olsa, Türkiye edebiyatı, sosyolojisi, sanatı tersini yıllarca söylemiş olsaydı, bu kabul bu denli gecikmezdi. Bizde ırkçılık söylemi tüm bir kültür sahasına rağmen yapılsa bu denli başarılı olamazdı. Rağmen yapılmamıştır. Demek ki burada bir pay vardır. Bu pay nedir? Önemli bir soru ve başlangıç olması gerekiyor.

Mart 2007 sayısı için Varlık dergisinde bir ırkçılık ve edebiyatımız soruşturması yaptık. Amaçlarımız arasında sadece adıyla şanıyla ırkçı edebiyatın kategorizasyonu ve değerlendirmesinden çok kanonize olmuş Türkiye edebiyatının ırkçılık açısından bir okumasını yapmak vardı. Kısa zamanda yüzümüze çarpan böyle bir düşünüm geleneğinin oluşmadığı ve karanlık boşlukta küçük tedirgin adımlarla işe başlamak gerektiği oldu.

Son iki ayda ırkçılık karşıtı cephe içindeki uçların farklı farklı etkilerini gördük. Daha önce de söylemiştim, Dink cinayeti Türkiye siyasetinin nasyonalist/anasyonalist kamp diye bölünmeye giden sürecini çok net bir noktaya getirdi. Ama anasyonalist kampın içindeki neo-liberal dil bazen tehlikeli biçimde bir tür ‘elit ırkçılık karşıtlığı’ üretiyor. Irkçı lümpenlerin yurdun elitleri ve Batının seçkinleri karşısındaki tahammül edilmez yabaniliklerinin anlatımına döndüğü anda kullanılan dil, ortaya konan elitizmi günün Kemalistlerinin elitizmden ayırmak güçleşiyor. Anasyonalist kamptaki neo-liberal elitlerle nasyonalist kamptaki Kemalist elitler çok konuştuklarında hep onların en temiz noktada duran insanlar olduğunu anlıyorsunuz ama toplum hakkında hiçbir şey anlamıyorsunuz –bırakılan izleri gerektiği gibi ağızlarıyla toplayamamışlar oldukları dışında.

Neo-liberal ‘elit ırkçılık karşıtlığı’ Dink’in emeğinin tersidir. Olumsuzlamaya dayanır, reaksiyonlarla işler ve reaksiyonlar üretir ve buna da aldırmaz.